Ey Meraklı Okuyucu,

HOŞGELDİN

20 Ocak 2013 Pazar

LONDRA ve KAR





Londra yine beyaz kıyafetlerini giydi. Bu sefer geçen senekinden çok daha şiddetli yağan kar 4. gününde herkese zorla kar tatili yaptırdı.

Kar yağdığı zaman hep Ankara'da geçen çocukluğum, Oğuz'la karlarda yuvarlana yuvarlana kar topu savaşı yaptığımız anlar geliyor. Normalde alışveriş ve sinema günümüz olan pazar yolların karlı olması nedeniyle ev saadeti gününe döndü bu hafta. Sıcacık çayımı içerken ayağımı uzatıp masum aşkların yaşandığı Kore dizilerini izlemek koşturmacalı bir haftanın sonunda pek iyi geldi.

Ama alışveriş yapmam şart. Soğuk havada tam ev kedisi olan Atakan'ı dürtüklemek suretiyle benimle beraber alışverişe sürükledim. Birinin aldıklarımı taşıması lazım değil mi ama? Normalde zaten bunun aslı görevi olduğunu bildiğinden hiç sesini çıkarmadan yola çıkar ama kara alışık olmadığından iki mırın kırın etti. Tabi karşısında karasal iklimin çemberinden geçmiş bir bünye olduğunu kendisine ifade ettikten sonra yola düştük.

Gidecegimiz mesafe fazla değil aslında, o sadece alışverişe gittiğimizi sanıyor oysa benim başka planlarım var.


Önce ayaklarımın altında gıcırdayan taze karın keyfini çıkardım sonra kendimi şaşkın bakışlarının altında yere attım ve seeizce küçük kar tanelerinin yüzüme düşmesini bekledim. Karın kendisi mi, beyazlığı mı yoksa çocukluk çağrışımları mı bilmiyorum bana huzur ve masumeyeti hatırlatıyor.

 Yıllar önce sömestir tatili için gittiği Zonguldak'ın karından çok farklı tabi ki buranın elekten geçirilmiş incecik karı. Yine yıllar önce sevgili Özy- Gülocan ve Duygu ile Bornovadaki evimizin balkonunda poşet poşet taşıdığımız karlarla yaptığım kardan kadın geleneğini bozmayarak ilk gördüğüm karda gurbette de olsam kardan kadınımı yaptım.

Kar kültürü olmayan sevgili kocama -halen alışveri çantasını taşımaktaydı kendisi- kardan adma yapmanın inceliklerini uygulamalı olarak anlattım. Sıkıştırılmış kartopunun hangi açıyla ne tip kar üzerinde yuvarlanması gerektiği, ne zaman sıkıştırılması gerektiği gibi ulvi bilgileri yolun ortasındaki taze karların üstünde verirken iki arabanın bizi beklemesi gerekti. Emek emek yuvarladığım devasa kar toplarından biri bu noktada trafik stresine dayanamayıp çatlayınca biraz gerildim ama nasılsa malzeme çok diyerek kendimi üzmedim. Baştan bir tane daha yaptım.

Yılların ustalığı ile katmanları üst üste koyup, taze kar harçıyla mıhladıktan sonra detaylara giriştim. Bu nokrata şekil vermek için istediğim bıçak elime ulaşmadığı için karate darbeleriyle şekil vermek zorunda kaldığım sevgili kardan kadını evliliğimizin 7. ayı şerefine Atakan'a ithaf ettim.

Biter bitmez yoldan geçen bir kadın remini çekmek istedi, elbette dedim. Ne de olsa kar yağışı böyle devam ederse sabaha obez olacak sevgili kardan kadınım :)

Umarım memlekettekiler de üşenmeyip benim gibi karın beyaz masumiyetinin keyfini çıkarıyorlardır.


26 Şubat 2012 Pazar

Şubat filmleri

Şubat 2012:


Berlin Kaplanı:  Güzeldi. Sonunda bizim sinemaya düzgün bir Türkçe film geldi. Önceki hafta Kurtuluş çıkmazı gelmişti ama vakit bulamadım.

Journey to the Mysterious Island/ Gizemli Adaya Yolculuk: Dwayne Johnson diyorum, maşallah diyorum. Sırf onun için de izlenir ama yine de hakkını vermek lazım film hızlı ve eğlenceli. Kan, cıplaklık ya da şiddet olmadan da iyi film olur mu, olurmuş. Üç boyutlu olası ayrıca güzeldi. Yani izlemezsen büyük bir kayıp değil ama izlersen de pişman olmazsın.

Fetih 1453: Güzeldi. İki buçuk saat olmasına rağmen sonuna kadar sıkılmadan izleniyor. Biraz daha Fatih'in kişiliğine ve karakterine vurgu yapılsaymış daha da iyi olurmuş ama hakkını vereyim dövüş sahneleri güzeldi.
A Dangerous Method/Tehlikeli Yöntem: Jung ve Freud psikanalizin ataları... Benim için izlemek keyifli oldu. Tarihi dramalar daha doyurucu film olarak.
Safe House/ Güvenli Ev: Alırım elime silahı sıkarım kurşunu tadında bir film, bir zevk alamadım malesef.
Ghost Rider/ Hayalet Sürücü: Görsel efektler iyi ama yine de doyurucu bir film değildi. Daha fantezik film istiyorum.
The Vow/ Yemin: Amerikan yakışıklısı Channing Tatum'dan gerçek olaylardan esinlenmiş yeni bir romantik film. Filmin romantik kısımlarındansa kadının hafıza kaybına rağmen hayatında aynı tercihlerle devam etmesi bana daha ilginç geldi.
Best Exotic Marigold Hotel/ En iyi egzotik Marigold Oteli: Yaşlılık, önyargı, Hindistan, arkadaşlık ve yeniden başlamayla ilgili güzel bir film. Bu ay izlediğim en doyurucu film buydu bence.
Woman in Black/ Siyahlı Kadın: Dün vizyonda izlemediğim film kalmadığı ve sevgilimi danslı şarkılı bir Hint filmi izlemeye ikna edemediğim için birlikte (ve ayrıca Harry Potter'dan sonra ne yapacak acaba diye merakımdan artık korku filmleri izlemiyor olsamda) buna gittik. Çok korkunç değildi, sonunu hiç beğenmedim.
Dolayısı ile bu ayın kazananı Best Exotic Marigold Hotel oldu:) Filmdeki en ulvi sözle kapatıyorum konuyu:
in India we have a saying; everything will be good at the end, If its not good, it means its not the end yet :)
Bizim Hindistanda bir deyişimiz vardır: Herşey sonunda güzel olacak. Eğer güzel değilse daha sonuna gelmemişiz demektir.
Resmi fragman için tıklayınız.
 http://www.youtube.com/watch?v=dDY89LYxK0w&feature=colike

Devamını Martta izledikçe ekleyeceğim :)

5 Şubat 2012 Pazar

Çin'de günlük yaşam ve trafik

Gecikmeli olarak Çin izlenimlerime devam ediyorum. Bir önceki yazımda yeme kültürü üzerinde durmuştum bu sefer biraz mimari ve yaşam alışkanlıklarından bahsedeceğim.
Çin’de hayal ettiğim tarihi ve kültürel dokuyu günlük yaşamın içinde bulamadım. Sanırım bu fazlasıyla romantik bir düşünceydi. Aynı bizdeki gibi tarih şehrin belli kısımlarına sıkışmış durumda. Bu alanlarda turistler mutlu olsun diye bazı satıcılar geleneksel kıyafetleri giyiyorlar ama geleneksel kıyafet olayı bununla sınırlı. Londra gibi bir açık hava müzesi olan şehirden sonra Çin’e gidince İstanbul gerçeğine geri dönmüş gibi oldum.

Bir çok tarihi yer gezdim hepsi çok güzeldi, mimari, bahçe düzenlemeleri vs lakin bunlar aynı bizdeki gibi betonlaşmayla kaybolmaya yüz tutmuş durumda. Kişiliksiz beton binalar, üç beş metre çamurlu bahçe bir iki ağaç… Bazen her şey o kadar tanıdık geldi ki Çinli arkadaşlarım hiçbir şeye şaşırmamama şaşırdılar.

 Örneğin tuvaleti sorunsuz kullanmam büyük bir hayranlık uyandırdı. Birkaç değişik çeşidiyle karşılaşmış olsam da Çin tuvaleti dedikleri şey bizim bildiğiniz alaturka tuvalet. Klozet de var tabi ki. Ben şahsen çocukluk zamanlarımı hatırladım hani evlerde banyada klozet olurdu bir de küçük alaturka tuvalet. İşte Çin şimdi o zamanda J
Bir Çin evinin Türk evinden en büyük farkı yerler. Halı kavramı Çin sınırları içine girmemiş gibi (Sevgili Cem den bu konuda yorum yapmasını bekliyorum) ayrıca koltuk kavramı da oldukça farklı. Bende plaj ya da bahçe mobilyası olduğu hissi uyandıran ahşap koltuklar salonun baş köşesinde tek mobilya olarak yerlerini alıyorlar. Dolayısı ile halısız ve çıplak mindersiz ahşap mobilyalı salona girince kaçınılmaz bir boşluk hissediyorsunuz.
Benim yaşadığım evin sahibi uzak doğu mobilyalarına ve aksesuarlarına çok düşkün. Daha önce Çin’e yaptığı bir çok ziyaretten bir çok ilginç dekoratif obje almış ama bunların hiç birini içine girdiğim Çin’deki evlerde görmedim. Duvarlar genelde beyaz ve ataların sunağı hariç duvarlar genelde çıplak. Evler dekoratif olmaktan çok işlevsel diyebiliriz. Sanırım hem kadın hem de erkek çalıştığı ve evde sadece tek çocuk olduğu için kimse dekorasyonla uğraşmıyor.  
Biraz da yaşam alışkanlıklarından bahsedeyim. Tek çocuk politikasına rağmen bir milyardan insanın yaşadığı Çin tahmin edebileceğiniz gibi gayet büyük bir ülke. Güzel ülkemde bile Karadenizliler ve Güneydoğu Anadolular ne kadar farklı olduğunu hatırlarsak, Çin’in kuzey ve güneyindeki insanların ne kadar farklı olduğu hakkında bir fikrimiz olabilir. Ben en kuzeye gitmedim ama kuzeyden gelenleri gördüm. Bunlar daha uzun, beyaz ve şehirleşmiş Çinliler. Güneydekiler –ki kendi gözümle gördüm- daha yanık tenli, (neredeyse tropik bir bölge sayılır oralar, Aralıkta 20 dereceydi) biraz daha kısa ve daha kırsallar.
Yöresel olarak yemeklerin değişmesi normal ama kurallara uyma düzeyinin değişmesi çok ilginç. Şangay ve Hangzou da trafik kurallarına uyma düzeyi İstanbul’daki kadardı. Uzun yıllar İstanbul’da yaşamış ve minübüs caddesinde bir çok macera yaşamış biri olarak bile Güney Çin’deki (Beihai) trafik beni şoke etti. Hatta diyebilirim ki Suriye trafiğini bile geçerek yeni bir katagori yarattı. Suriye trafiği ‘canım ne isterse o’ anlamına geliyor. Aklıma Halep’teki takside korkudan indirdiğim hatimler geldi birden. Beihai’da trafikten korkmadım, belki alıştım diyeceğim ama kim buna alışabilir bilmiyorum J
Neyse neden bahsettiğimi anlamak için lütfen aşağıdaki kısa videoya bakın. Havanın güzel olduğu güney illerinde motorsiklet, elektrikli skuter, bisiklet, trisiklet vs oldukça popüler. Çocuklar orta okula elektrikli motorsikletlerle gidiyorlar, ben kendim de kullanarak trafik çılgınlığına katkıda bulundum. Motorsikletler bir ya da iki kişilik sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Üç yetişkin ve bir bebek kombinasyonunu motorsiklet üzerinden bir çok defa gördüm, hatta bulursam resmini ekleyeceğim. Buldum ve de ekledim...


4 Şubat 2012 Cumartesi

Cineworld'den sınırsız filmler

Daha önce bahsetmiş olabilirim ama bilmeyenler için tekrar edeyim: geçen sene İngiltere'de en en az bir sene daha kalacağım kesinleşince ilk iş kendime aylık 15 pounda sınırsız sinema kartı aldım. Şehir merkezinde misal Leicester Square'de tek sinema seansının o kadar olduğunu düşünürsek mükemmel bir fırsat olduğunu kabul etmek gerekir. Dolayısı ile tahmin edilebileceği gibi televizyon izlemeyi tamamen bıraktım, bilgisayarın başında olmadığım zaman sinemadayım kısacası. Neredeyse vizyona giren her filmi gördüm denebilir. Burdan ara ara gördüğüm filmlerle ilgili kısa yorumlar yapmaya karar verdim. Her film için bir "Demir Leydi" örneğindeki gibi tüm filmi yorumlayacak kadar vaktim yok, bunun daha ekonomik olacağını düşünüyorum.

Ocak 2012:
Mission İmpossible: Ghost Protocole / Görevimiz Tehlike Hayalet Protokolü: Bir öncekine göre çok daha anlamlı ve izlenebilir. Hatta zaman zaman komik bile. İzlenesi

The Artist / Artist: Sessiz ve siyah beyaz. Valentino'nun gerçek hayatından bir kesit. Kesinlikle renk ya da sesin eksikliğini hissetmeden iki saat geçiyor. Süper

Coriolanous / Korilanus : Ben severim Shakespeari. Bu oyunu da orjinal tarihi ingilizcesinden okumuşluğum var, üniversitede İngiliz dili edebiyatı derslerim sağolsun.. Havamı da atayım. Neyse dolayısı ile filmi izlemek benim için problem olmadı ama malesef arkadaşım kesinlikle karakterlerin neden bahsettiğini anlamadığı için 15 dakka sonra çıkmak zorunda kaldık :) Ama sanırım türkiyede türkçe alt yazı ile izlemek işleri kolaylaştırabilir.

Alvin and the Chipmunks: Chipwrecked: İzledim işte, beleşe değil mi bunu da izledim. Ama sizin izlemenize gerek yok :)

Happy Feet 2/ Neşeli Ayaklar 2 : Yukardaki yorum aynen geçerli

Puss in the Boots / Çizmeli Kedi : Güzel, Shrek olmadan da kedi ilginç. İzlenir

Underworld Awaking/ Yeraltı Uyanış: Yani beni bilen herkes vampir ve kurtadam olayını ne kadar sevdiğimi bilir ama malesef bu film bende hayal kırıklığı yarattı. Yani bu kadar bekledikten sonra biraz daha birşey bekliyor insan. Diğer filmlerdeki detay, estetik ve tarih yok. zaten 88 dakika film mi olur? ben daha tam adapte olmaya başlamıştım ki film bitti. 100 dakikanın altındaki film izlediğimde paramın karşılığını almış gibi hissetmiyorum. Yapımcılara teesüf ediyorum. Bir dahakine bu ayıbı telafi etmelerini bekliyorum.

Haywire/ Heyecan diyeceğim ama heyecanlı bir şey yok. Zeyna kıvamındaki bir kadının üstelik dönem kıyafeti bile yok bilumum adamları dövmesini izlemek istiyorsan tamam onun dışında bir sürü ünlü oyuncunun hiç bir şey katmadığı gereksiz bir film.

Warhorse / Savaş Atı :Güzeldi. Spielberg konuşturmuş yine. İzleyin derim.

Darkest Hour / En Karanlık Saat:  Düşük bütçeli bilim kurgu ama izlenebilir.

Girl with Dragon Tatoo / Ejderha Dövmeli Kız : Karanlık. İzlenir ama çok karanlık bea...

Sherlock Holmes A Game of Shadows / Sherlock Holmes Bir Gölge Oyunu: İzleyin derim.

Don2: Ben beğendim. Bir Hint filmi olduğu için izleme şansını yok ama bilin yani güzeldi :) Shah Rukh Khan'a kötü adam olmak ayrı yakışmış. Bir kaç ay önce Ra One filmi de güzeldi ama bu kesinlikle daha eğlenceliydi.

Geçen aydan hatırladıklarım bunlar. Başka hatırlarsam eklerim. Sırada Subat :)

21 Ocak 2012 Cumartesi

Büyük Çin'de küçük bir macera. I.Bölüm

Çin: küçük sarı insanların, ucuz kitlesel üretimin, komünizmin, kung funun, makarnanın, ipeğin ve barutun anavatanı olan gizemli, kadim ve geleneksel ülke…
En azından ben londradan yola cıkarken aklımdaki Çin imajı aşağı yukarı böyleydi. Pandalar, Bruce Lee ve Şaolin rahiplerini unutmamak lazım. Lakin havaalanındaki 2,5 saat rotar, Amsterdam aktarmasındaki fırtına ve akabindeki 11 saatlik yolculuktan sonra (Bu arada o nasıl bir yoldur kardeşim uyu uyu bitmedi. Allah’tan ekranlı eğlence sisteminde yeterince film ve bir de yabancı dil öğrenme programı vardı. Daha az uyuyup daha cok alıştırma yapsaydım kesin sökerdim Çinceyi) gayet modern bir havaalanına iniş yaptım. Çin’de gördüğüm tüm devlet binaları acayip büyük ve temiz, çoğu da yepyeni. Tabi ben indiğimde gece yarısı olması gerekirken sabah olduğu için sersem sepelek ilk günü geçirmem gerekti. Havaalanıyla otel arasındaki mesafeyi pek hatırlamıyorum. Kendime geldiğim ilk andan itibaren en kritik konu gündeme geliyor. Ne yiyeceğim? 

Normalde Hint ve Çin yemeklerini pek sevmeme hatta evde kendi kafama göre füzyon girişimleri yapmama rağmen asıl yerinde çin yemeğiyle karşılaşmak farklı bir şey. Zaten yazılan hiçbir şeyi anlamıyorum anca resimli menülerden seçim yapmak mümkün onda da resimdeki etin ne eti olduğu belli değil. Çinliler yemek konusunda hiç seçici değiller. Havada, karada suda kendilerinden kaçamayan ne varsa yiyebilme kabiliyetleri var. Bana yılan yer misin dediler. Bir gayret yerim dedim ama neyseki kış olduğundan menülerde yoktu J 

Bununla beraber kurbağa bacağı, kaz ayağı, turşulanmış horoz pençesi yedim. Bir de güvercin eti yedim ama ben onu piliç sanmıştım, kafasını görünce fark ettim. Neyse daha iğrençleşmeden devam edeyim. Bir sürü deniz mahlukatı ve zerzevatı yedim. Çeşit çeşit yosunlar ve bana mantar olduklarını söyledikleri ama nerde yaşadığını bilmediğim uzaylı hissi veren şeylerden yedim. Yedim derken daha önceden bildiğim çubuk kullanma yöntemlerini geliştirdim. Şimdi farklı yemekler için farklı tutuş şekilleri biliyorum. Neyse yemek konusuna geri dönersek yanlışlıkla kedi, köpek (kedi lafın gelişi ama kızrtılmış bir köpek gördüm et marketinde resmen travmaya uğradım, neyseki pek popüler bir et değil) ve domuz yememek için et olayından tamamen uzak durmaya gayret ettim. Noodle çorbaşı bu sepeble harika bir seçenek. Tezgahtan istediğin malzemeleri seçiyorsun senin için cabucak pişirip önüne koyuyorlar. Yandaki resimlerde görüldüğü gibi. Bana en garip gelen de aşağıda gördüğünüz poşetli tabak sistemiydi. aslında düşününce altındaki mantık anlaşılıyor ama yine de garip. Küçük sokak restoranlarında bu teknik kullanılıyor. Yemeğini bitiremezsen poşetin ağzını bağlayıp yanında götürebiliyorsun. Yok eğer bitirdiyseniz o zaman masaları temizleyen adam torbayı çıkarıp çöpe atıyor ve yerine yenisini takıyor. bulaşık yıkama derdi falan ortadan kalkıyor haliyle :) 





Demir Lady’nin hatıraları ve hatırlattıkları
Geçen hafta Londra’da vizyona yeni giren Demir Lady filmini izleme fırsatını buldum. İsminden tahmin edebileceğiniz gibi film bir savaş zamanı çocuğu olarak zorluklarla büyüyen Margaret Thatcher’ın ideallerini gerçekleştirmek için erkek egemen İngiliz parlamentosunda tek başına verdiği mücadeleyi, politik kariyerindeki yükselişi ve düşüşü anlatıyor.Bu yazıyı aslında ara ara yazdığım populer psikoloji sitesi için yazmıştım ama buraya kısmet oldu. Neden bu kadar ciddi diye merak edersiniz diye şimdiden bilgi vereyim dedim. 

Ancak bir psikolog olarak ben filmi sadece bir politik biyografi değil aynı zamanda bir çeşit psikososyal gelişim dönemleri dersi olarak izledim.  Hatırlayacagınız gibi Erik Erikson’un ünlü Psikososyal gelişim kuramı sekiz ana dönemden oluşur;
1.Temel Güvene Karşı Güvensizlik (0-18 ay),
2.Özerkliğe Karşı Utanç ve Şüphe (1,5-3 yaş),
3. Girişimciliğe Karşı Suçluluk Duygusu(3-6 yaş),
4. Çalışkanlığa Karşı Yetersizlik Duygusu(6-11 yaş),
5. Kimlik Kazanmaya Karşı Kimlik Karmaşası (12-21 yaş)
6. Yakınlığa Karşı Yalıtılmışlık (Yalnızlık) (21-40 yaş)
7. Üretkenliğe Karşı Verimsizlik(Durgunluk)(40-65 yaş)
8. Benlik Bütünlüğüne Karşı Umutsuzluk(65 yaş ve sonrası)

Filmde Margaret’in çocukluğuna yer verilmemesine rağmen hatıralarındaki geri dönüşler sayesinde onun önceki dört gelişim dönemlerindeki güven, özerklik, girişimcilik ve çalışkanlık evrelerini başarıyla tamamladığı anlaşılıyor.
Erikson ergenlik dönemini çocukluk ve yetişkinlik dönemi arasındaki belirgin ve bilinçli bir evre olarak tanımlamıştır ve bu süre kimlik kazanma veya kimlik karmaşası ile sonuçlanacak beşinci dönemi içerir. Bu dönemde ergenler günlük hayatlarındaki ideal örneklerle, daha önceki dönemlerde sahip oldukları beceriler ve roller arasında bir bağlantı kurmaya çalışırlar. Yetişkinliğe geçişin tamamlanabilmesi için kimlik duygusunun yeterince oturmuş olması gerekir. Eğer ergenin kim olduğuna ya da ne yapmak istediğine karar vermede zorluk yaşarsa bu dönem kimlik karmaşasıyla sonuçlanır. Bunun tam tersi durumda ise kimlik kazanımı sağlanır.
Filmde babasının desteğinin ve politikaya bakışının genç Margaret’i nasıl şekillendirdiği, onun kendi kimliğini oluştururken neler yaşadığı net bir biçimde gözlerimizin önüne seriliyor. İdealist ve destekleyici bir baba, sessizce çalışmaktan başka hayata hiçbir katılımı olmayan anne, eleştirel akranlar, savaş zamanının zorlukları… hepsi onun şikayet eden değil, harekete geçen biri olmaya itiyor. Çeşitli zorluklarla üniversiteyi bitirip yerel yönetime katılıyor ve politik mücadelesine başlıyor.
Erikson’un  altıncı dönemi olan yakınlığa karşı yalnızlık, sosyal ilişki kurabilme, taviz verme, özveri ve diğer sosyal becerileri içerir. Genç Margaret bu yakınlığı ilerde ikizlerinin babası olacak genç bir adamda buluyor. Margaret “ben kocasının kolunda sessizce oturacak kadınlardan değilim, yaşamımın bir anlamı olması gerek” diyerek evlilikten beklentisinin en başından politik ideallerinin önüne geçmeyecek aksine onları destekleyecek bir ilişki olduğunu müstakbel kocasına ifade ediyor. Filmde önceliklerini aileden çok ideallerden yana kullanmasının sosyal ilişkilerini nasıl etkilediğini görebiliyoruz. Bununla beraber eş seçimindeki isabetli tercih, her şeye rağmen yanında güven duyabileceği bir dost olmasını sağlıyor. 
Yedinci aşama olan üretkenliğe karşı verimsizlik kişinin orta yaşa ulaştığı, çocuklarının büyüyüp meslek hayatında yüksek bir noktaya geldikleri dönemi işaret eder. Bu noktada kişi toplum ve kendisi için üretmekle kendi içine çekilmek arasında bir tercih yapar. Margaret bu dönemde bir çıkmaza girdiğini düşündüğü partisini içinde bulunduğu ataletten kurtarmak için başkanlığa adaylığını koyar. Amacı kazanmak değil, insanları düşünmeye, harekete geçmeye teşvik etmektir. Amacı fazlasıyla yerini bulur, önce parti başkanı ardından da başbakan olarak hayalini kurduğu değişimi gerçekleştirir.
Sekizinci ve son aşama olan benlik bütünlüğüne karşı umutsuzluk bireyin temel çabalarını tamamladığı, geçmişini sorguladığı ve başarılarının keyfini çıkardığı bir dönemdir. Margaret azimli ve taviz vermeyen politikaları ile hem başarı hem de birçok düşman kazanmıştı. Başbakanlığının üçüncü döneminde kendi partisinden, güvendiği kişilerden destek bulmak yerine yerinden edildiğinde büyük bir hayal kırıklığı ile kendi içine çekilir. Anılarından oluşan bir kitap yazarak kendi geçmişini, hatalarını ve kararlarını sorgular. Bu dönem sosyal projelerle biraz aydınlansa bile eşinin ölümüyle tamamen kararır. Yaşlanma ve yas pek çok savaşın galibi demir ladyi ruhen yıpratır. Filmde artık yaşlanmış olan Margaret’in ölmüş kocası ile yaptığı sohbetleri, onunla yalnızlığını nasıl doldurmaya çalıştığını görüyoruz.

Dikkat çeken diğer bir konu ise unutkanlıkla başlayan demans belirtileri. Bir zamanlar duruşu ile bir ülkeyi değiştiren demir ladynin kocasının hayali ile konuşan, sürekli birinin gözetimine ihtiyaç duyan, geçmiş ve şimdiki zaman arasında yolculuk yapan yaşlı ve aciz bir kadın olarak görmek insanda farklı duygular uyandırıyor, kendi gelişimsel yolculuğumuzu sorgulamamıza neden oluyor.
Ne kadar zengin, ünlü ya da güçlü olursak olalım, psikososyal evrelerini başarı ile tamamlamış bile olsak kaçınılmaz olarak yaşlanacağız. İlerleyen teknoloji bize nasıl daha sağlıklı olabileceğimizi, nasıl sağlıklı yaşlanacağımızı söylese de Demans, Alzheimer ya da Parkinson olmayacağımızın garantisini veremiyor. Yaşlanma ve yaşla gelen hastalıklar hakkında bilinçlenme sağlamak açısından bu ve bunun gibi filmlerin son derece faydalı olduğunu düşünüyorum. Fırsat bulursanız izleyin derim. Ayrıca Merlyn Streep'in Margaret Thatcher'e benzerliği inanılmaz. :)

Erikson, E.H. (1968). Identity: Youth and Crisis. New York: W.W. Norton&Company,Inc.
Erikson, E.H. (1980). Identity and Life Cycle. New York: W. W. Norton&Company,Inc.
ARSLAN, E., ARI, R., (2008) Erikson’un Psikososyal Gelişim Dönemleri Ölçeğinin Türkçe’ye Uyarlama, Güvenirlik Ve Geçerlik Çalışması. Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü dergisi (19) 53-60

22 Ocak 2011 Cumartesi

Londra'da geçen yıl

Zamanın yavaşladığı ya da hızlandığı yok aslında. Her şey algıda gizli. Birbirini tekrar eden, sıkıcı, yorucu, insanı tüketen bir şehirde yaşayan biri zamanın daha yavaş geçtiğini düşünebilir. Ama ben Londra'da geçirdiğim zaman için kesinlikle bunu söyleyemem. Her köşesi sürprizler, macera ve aksiyon falan dolu olduğundan değil. Belki yaptığım işten, belki burada insanların sahip olduklarını fark bile etmedikleri özgürlükten, belki de şehri yaşanabilir kılan yemyeşil parklardan bir hafiflik var üstümde.

Sanırım zamanın hızlı geçmesinin sebeplerinden biri aslında benim hafiflemiş olmam: trafik derdi yok, işe giderken ne giyeceğim, hangi gereksiz insanla ne konuşacağım yine tasası yok, sabahın kör seyrinde karga bokunu yemeden yollara düşmek, daha hava kararmadan yorgun argın kendini eve atma telaşı hiç yok. Yollarda bisikletimle geziyorum, parklarda sincaplara gülüyorum -inanılmaz sevimliler- şişmanlıktan uçmaya üşenen güvercinlerin etrafından dolanıyorum, gece gündüz fark etmeden şehrin mühtelif yerlerinde tilkilerle -bizdeki sokak kedisi gibi- karşılaşmanın beni her seferinde şaşırtmasının keyfini çıkarıyorum.

Master programı bitti, tezi verdim, sonuçlar gayri resmi olarak açıklandı -bazı öğrencilerin inekliği baki kalırmış, sanırım ben onlardan biriyim, sınıftakilerden 3 hafta önce bitirip verdiğim için sonucumu onlardan çok önce aldım- kısacası sırtımdaki yüklerin büyük kısmı kalktı. Henüz sınıf arkadaşlarımla büyük bir parti düzenlemedik ama ben kendi çapımda küçük kutlamalar yapıyorum elbette: müzikal, opera, karaoke -şan dersi almam lazım acilen-, buz pateni, komedi gösterisi... yarın da Londra'nın güneyindeki kırsal alanda -Kent- doğa yürüyüşüne katılacağım, Allah'tan bir mani çıkmaz, yağmur çamur olmazsa. Sonunda Londra'nın esas ve has keyfini çıkaracağım zaman geldi.

Londra'yı bu kadar güzelledikten sonra İstanbul'a haksızlık yapmış gibi hissettim birden. Geride bıraktığım yorgun şehrimde yeri hiçbir şehirde, ülkede, zamanda yeri dolmayacak arkadaşlarım ve akrabalarım var. Her gidişin bir dönüşü var neyse ki. Bundan sonra daha özgürce ve rahatça seyahat edebileceğim için mutluyum. İlk biletim Şubat'ta, ikincisi Nisan'da.

Ez cümle, arkadaşlarım, giderken sizden başka bir şeye üzülmedim geride kaldı diye, gelirken seviniyorum her seferinde hem ziyaret hem ziyafet var diye :) Ziyafet demişken, midye dolma, işkembe çorbası, çıtır lahmacun -anne yapımı- aşure, ekşili bamya, hafif acılı kuru fasulye, kerevizle terbiyelenmiş lahana turşusu, güzel kırma yeşil zeytin, peynirli un helvası, bursa mercan bozası, alaturka pizza ve sinema keyfi istiyorum haberiniz olsun :)

4 Ocak 2011 Salı

Yeni yıl ve doğum günü dilekleri


Sevgili arkadaşlarımdan gelen bazı doğumgünü mesajlarını paylaşmak istiyorum, geldikçe yenilerini ekleyeceğim:

İzmirden G: Bu sene detaylı vericem senin için dileğimi bugüne kadar genel enerji gönderdim evrene olmadı nokta atışı yapalım bari...
Normal, gerçek, karşılıklı J olmasının yanı sıra seni ilk görüşte çarpacak kadar yakışıklı, konuştuğunda günlerce onu dinlemek isteyeceğin kadar dolu, tatlı sözlü, eğlenceli, gezmeği seven, sana güzel çocuklar verecek , laf açılmışken yaz okulu olan yada tandığı olan :)))))), sana mutlu olacağın hayatı yaşatacak kadar zengin, arkadaşlarını seven J, aha işte bu diyeceğin birlikte yaşlanmak isteyeceğin , gözü senden başkasını görmeyen hayatı nı sana tamamen adayabilecek bir sevgili, nişanlı, ve sene sonuna dek kocan hatta belki çocuğunun babası olacak adamı diliyorum...
Yorumum: Amin!

17 Ağustos 2010 Salı

Yandım, yandım...

Duyuyorum ki İstanbul ve genel olarak Türkiye çok sıcakmış. Bazıları çöl, bazıları cehennem sıcağı olarak tasvir etse de sıcaklığı herkes yandıkları konusunda hemfikir. Sevgili arkadaşlarım, aranızda olup o sıcakları hissedemezsem de - zira biz sonbahara hızlı bir giriş yaptık Londra'da, sıcaklık 15 derece ve hava kapalı- farklı şekillerde yanarak hislerinizi paylaştığımı bimenizi istedim.

Önce fırından tepsiyi çıkarırken elimi yaktım, sonra haşladığım yumurtanın suyu tencereyi ateşten çekerken büyük bir başarı ile ayağıma döküldü, şimdi de çaydanlıktan fışkırarak taşan suyu silmeye çalışırken parmak uçlarım yandı... Ah güzel Allahım anladım gavur ellerde beni yakmaya kararlısın ama bari aşk ateşi ile yaksan? Yani bu ateşin fiziksel olması şart mıdır? Zira vücudumda her çeşit yara bere ve operasyon izi var, yanık izi eksik kalsa kimse fark etmez. Bir de öbür türlüsünü denesek?

İmza:
Alternatifçi Kulun Funda

8 Temmuz 2010 Perşembe

Duyduk Duymadık Demeyin...

Bir dakika önce biletimi aldım 28 Eylül'de sevenlerimle İstanbul'da buluşacağım. Sadece 10 gün kalacağım, lütfen ileri tarihli planlarınızı ona göre ayarlayın.

Görüşmek Üzere :))

24 Haziran 2010 Perşembe

Tenis maçı basketbol skoru gibi bitti!

Maalesef şimdi detayları yazamıyorum ama merak edenler için maç sona erdi. Üç gün ve onbir saat süren maç sonunda benim ve Mahut için hüsranla bitti. Talihsiz bir kaç vuruş oyunun kaderini değiştirdi. Akşama yazacağım olayları.

***
Saat birde televizyonun karşısına geçtim, Soderling'i izleyeyim diye ama Kraliçe'nin kortunu gösteriyordu televizyon dolayısı ile ilgimi kaybettim hemencecik ama kanalı değiştirmedim. JIT, TQM, Stok yönetimi vs tanımlarını hafızadan yama çalışmalarım devam ederken sunucuların Mahut ve Isnerden bahsettiğini duydum. Tekrar işi gücü bırakıp izlemeye başladım. Kortta oynanan maçı değil 18. kortta oynanacak maç hakkında konuşuyorlardı. Hatta kraliçe bu maçtan sonra 18. korta gidip tarihi maçı görmek istiyor ama bilet bulamamış falan diye. Gerçekten de dünyaca ünlü bir sürü oyuncunun maçından çok daha fazla ilgi ve talep vardı maça Nasıl olmasın ki? Bahisler 11milyon poundun üzerine çıkmış. İnsanlar maçın bitmesini değil devam etmesini izlemeye geliyorlar. Kuytuda olan kort, diğerlerinin hepsinden daha pahalı oluveriyor biranda. BBC sunucularından biri oyunların başında bu izbe korta verildiği için çok içerlemiş ama 3 gün süren birinci tur elemesinde çalışarak kendisi de bir çeşit uzun yayın rekorunu kırmış sanırım :)

***

Herkesin ana gündemi haline gelen maç başladığında ise bir saattir kuş gibi şakıyan yorumcular susuverdiler. Kimse konuşmadan, hareket etmeden topun bir sahadan diğerine geçmesini izledi. Hatta eminim ki seyircilerden bir çoğu nefeslerini tutup sonra vermeyi unuttular. Bir ara yorumculardan biri bu canlı yayın mı yoksa dünkü görüntüler mi diye sordu gerçekten de uzun bir dejavuyu andıracak şekilde aynı kurtarışlarla devam etti maç bir saat kadar. Sonra, her şey bir dakikada bitiverdi. Ben 70de maçın biteceğini tahmin etmiştim ama diğer oyuncu için.

***

Üç gün ve 11 saatin sonunda maç  çok dandik iki sayıyla bitti. Mahut kısa oynayıp sayı yapmaya çalıştı hiç de fena değildi ancak yorgunluktan olsa gerek vuruşları yaptıktan sonra sahanın gerisine çekilmeyi akıl edemedi. Karşısında 210cmlik bir dev olduğu gerçeğini unutması acıklı sonu hazırladı. 68-70 Bir tenis maçı için çok sıra dışı bir rakam. Sayı tahtasının önünde resim çekilmelerini istediklerinde Mahut'u görecektiniz. İnsanın yenilgisinin önünde hatıra fotoğrafı çektirmesini istemek çok acımasızca değil mi? 
Buraya maçın son setinin linkini koyacağım. http://www.youtube.com/watch?v=WdaEKGN00Hc ama youtube hala Türkiye'den izlenemiyor sanırım. Yine de sevgili arkadaşlarımın internet becerilerinden ve bu linke ulaşabileceklerinden şüphe etmiyorum.

***

Diğer konu ise "Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste aheste" sözü. Şimdi diyeceksiniz ki ne alaka? Tenisten ne hızla özlü sözler kısmına geçiş yaptı? Şöyle ki: Sabah Gazetesinin internet sayfasında böyle bir haber gördüm:
 http://www.sabah.com.tr/Spor/2010/06/25/isner_acele_posta_servisi 

***


TARİHE GEÇEN ISNER ELENDİ



Fransız Nicolas Mahut ile tarihin en uzun tenis maçını oynayan ABD'li John Isner, 2'nci turda Wimbledon'a veda etti.



Salı gününden başlayarak 3 gün boyunca, toplam 11 saat 5 dakika Fransız raket Mahut ile 2'nci tura çıkmak için mücadele eden ve bunu başaran Isner, bugün 22 yaşındaki Hollandalı Thiemo De Bakker ile karşılaştı.



1 saat 14 dakika süren mücadelede, Hollandalı rakete 6-0, 6-3 ve 6-2'lik setlerle3-0 yenilen Isner, 2'nci turda elendi.



Fransız Mahut ile yaptığı maçta attığı 112 ''ace'' ile bir maçta en çok ''ace'' atan tenisçi unvanını ele geçiren Isner, De Bakker karşısında hiç ''ace'' atamadı. Rakibi De Bakker ise 11 ''ace'' yaptı.



***

Ben olsam bu haberin başlığını, ALMA MAHUT'UN AHINI çıkar aheste aheste ya da  GEÇEMEZSİN ÜST TURA diye yazardım. Ohhh canıma değsin diyor, kendisini geldiği yere yolluyorum . Oysa zavallı Mahut kazansaydı öyle hemencecik elenmezdi. 

Neyse, Mahut şimdi çiftlerde oynuyor. Bari onu kazansın, eli boş dönmesin diyorum. 
Soderling üçüncü turda devam ediyor. Bu turnuvanın süpriz galibi olur mu acaba?

En Uzun Gün

En uzun gün 21 Haziran diye öğrettiler bize ama sanırım en uzun gün bu sene 23 Haziran oldu neden mi?
Açıklayayım ama biraz geri sarıp baştan başlamam lazım.

Çarşamba 223 Haziran Saat 20:00
Cuma günü Operasyon Yönetimi sınavım var, evdeyim ders çalışıyorum. Beni tanıyan herkes matematikle aramın pek iyi olmadığını bilir. Ancak geçen dönem en yüksek notumu finanstan aldığım. Bu dönem de matematiksel içeriği olan operasyon yönetiminde hiç fena değilim. Hatta o kadar ki sevgili sınıf arkadaşlarım gelip bana soruyorlar! Ben içimden nereden nereye diye düşünürken sakin sakin onlara işlemin mantığını anlatıyorum falan. (Yani bu cephede acayip gelişmeler var.)
-
Neyse, bugün sabahtan akşam yediye kadar işte çalıştım, sonra eve gelip e-kitabımdan sınavda çıkmasını beklediğim konuları okuyorum (ah, inek diye bağırdığınızı duyar gibiyim ama hiç üstüme alınmıyorum. Bir öğrenci olarak işim öğrenmek, işimi ciddiye almak ise Funda olmanın doğal bir sonucu) zira sınav sadece matematiksel işlemlerle sınırlı değil. Tam başladım yazıyorum birden aklıma ziyaret ettiğim kişilerden birinin evinde izlediğim tenis maçı geldi. Ben baktığımda yaklaşık 5 saattir devam ediyordu oyun ki o bile tarihe geçmesine yetiyordu. Herhalde artık bitmiştir, bakayım kim kazanmış diye yüce google'a sordum.


Dedi ki hala devam ediyor!!! Nasıl yani diyerek televizyonu açtım. Beş kanallı sefil televizyon bunca zamandır ilk kez açılmanın sevinci ile parladı bir an. Yaklaşık dokuz saat olmasına rağmen maç devam ediyordu! Sunucular merakla hala nasıl hareket ettiklerini tartışıyorlardı. Sanırım her türlü tenis rekorunu kırdılar.

Yaklaşık bir saat kadar derse ara verip bu tarihi maçı izledim. Benim favorim Mahut. Kendisi 191 boyunda 28 yaşında bir Fransız (detaylar için bknz. http://www.wimbledon.org/en_GB/players/overview/atpm873.html?promo=playersearch)
Dünya sıralamasında çok üstlerde değil ama 10 saatlik maç boyunca çelik gibi sinirleriyle bilmem kaç defa eşitliği yakaladı ve oyunu uzattı. Dolayısı ile kendisini çok taktir ettim hem de çok.
Rakibi John Isner ( http://www.wimbledon.org/en_GB/players/overview/atpi186.html?promo=playersearch)  ise 85 doğumlu 206 boyunda azman bir Amerikalı. Fiziksel kondisyonu iyi, çok sağlam servis atıyor ama ben oyunda gücü değil zekayı tercih ediyorum.


Artık hava kararıp sahaya yorgunluk  çöktüğünde Mahut hala oldukça zinde görünürken (bunu nasıl yaptığını anlamak mümkün değil) zavallı John ayaklarını sürüyordu. Bitmek bilmeyen beşinci setin 60. oyuna gelmesi sebebiyle halini anlamak pek de zor değil. Neyse sonunda John,  "çok karanlık göremiyorum, artık bırakmak istiyorum" dedi. Aslında Mahut "yok ben devam edeceğim" dese otomatikman kazanırdı ama demedi. (O ara kargaşaya geldi kaçırdım tam olarak ne olduğunu ama maça ertesi gün devam etmek üzere ara verildi).

-
Acaba niye Mahut ben de devam etmek istemiyorum dedi? Ben hayatta ve oyunda zekayı seviyorum ama bu adamdaki soğukkanlılığa ayrıca bayıldım. Düşün ki her türlü rekoru kırarak on saat tenis oynamışsın hem de İngilterede nadir olan çok sıcak bir günde, kaç tane oyun çevirmişsin, tam eline fırsat geçmişken, niye "ben de bırakmak istiyorum" diyorsun be adam.

-
Seçim yapma sanatı....bakalım kazansa ne olacak? Ertesi gün aynı kortta başkası ile oynaması gerekiyor. 90 dakikanın yarısını yedek kulübesinde geçiren futbolcular bile beş gün dinlenirken 10 saat solo sarsılmaz bir fiziksel ve zihinsel güçle tenis oynayan adam nasıl ertesi gün oynasın? Hadi oynadı diyelim kazanabilme ihtimali nedir? Anlaşılan sevgili Mahut, (adı Nicholas bu arada) sadece bu maçı kazanmayı değil sonraki maça hazırlanmayı düşünüyor.

-
Ders çalışmama ara verdiğim için hiç pişman değilim zira süper bir operasyon yönetimi izlediğimi düşünüyorum. Mahut süper bir kapasite planlaması yaptı. ağırlıklı seçim ağacı, oyun teorisi vs.  Şimdi yorumcular sporcuların  buz banyosu yapıp sonra da yemek yiyerek güçlerini toplamaya çalışacaklarını söyledi. Aç susuz kort köşelerinde geçirdikleri on saati nasıl ertesi güne kadar telafi edecekler bilmiyorum ya neyse. Zaten içlerinden  biri yarın korta Isner'in gelmediğini görürsem hiç şaşırmayacağım dedi. Bende onun bu görüşüne katılıyorum. ne kadar sporcu olursan ol bu kadar yoğun tempolu bir maçtan sonra et kesiği de olur, kas ağrısı da. Ama inşallah Mahut'ta daha az olur zira ben kendisini tam kapasite her türlü enerji ile destekliyorum

PS: Bu kadar şevkle tenisten bahsettim ama aslında öyle çok tenis sever bir insan falan değilim.
PS2: Yarın maçın geri kalanını izleyeceğim. Kısmen de olsa tarih yazılırken onu izlemiş olmaktan dolayı çok memnunum. İleride torunlarıma diyeceğim ki benim zamanımda bir tenis oynarlardı on saat... Onlar da oha babaanne amma atıyorsun diyecekler, ben de anlamlı anlamlı güleceğim. (Fena senaryo yazdım farkındayım)
PS3: Bu arada bence kortların yakışıklısı  Robin Soderling.
Bu en güzel resmi değil ama olsun. Sanırım yakışıklı erkekler yüzünden içimde ani bir tenis sevgisi gelişebilir :) Yarın saat birde maçı var onu izleyeceğim tabi eğer Mahut'unki biterse :P

19 Haziran 2010 Cumartesi

My Name is Khan

Uzun zamandır okulla iş arasına koşturmaktan ne film izlemeye ne de bir şeyler yapmaya yapmaya fırsat bulamıyordum. Geçen hafta iş yerimin verdiği öğrenme bozuklukları eğitiminde (her konu ile ilgili bir sürü eğittim veriyorlar ki bence bu harika) Asperger sendromundan bahsederken bu filmin adı geçti . Eve gidince bakayım dedim ama fırsat olmadı ta ki bu güne kadar. Burada pek çok Hintli arkadaşım var biliyorsunuz onlardan bir kaçına sordum filmi bilip bilmediklerini. Onlar da çok beğendiklerini söyleyince ben de yüce Google'a sordum nereden izleyebileceğimi hemen Türkçe alt yazılı seçeneği verdi. Alt yazılar arada görünmüyor ve görüntü kalitesi çok iyi olmasa da izlenebilir. Türkiye'de vizyona girmediğini düşünmediğim için alt yazılı olarak bulunca çok şaşırdım. Filmin resmi İnternet adresini veriyorum, korsanı özendirmemek için:


Filmin konusunu anlatmak istemiyorum, izleyin diyorum sadece. Ben salya sümük ağladım, duygu sömürüsü yapmadan duygulandırmayı başaran bir film. Daha önce de Black diye bir Hint filmi izlemiştim, kör ve dilsiz bir kızın hayat hikayesini anlatıyordu, o da çok başarılıydı. Bu tip filmleri izledikçe Bollywood filmlerine olan saygım giderek artıyor. Zaten önceden de renkli, danslı, müzikli olduğu için hoşuma gidiyordu ama bu filmler hem ciddi, hem gerçekçi, hem de başarılılar.

My name is Khan- Benim adım Khan- politik, romantik ve dramatik bir film. Hepsinin uygun dozda güzel bir karışımı. Eğer bu bir Amerikan filmi olsaydı çok daha taraflı ve daha kahramanlık vurgulu olurdu. Oysa hem yazar hem de yönetmen hikayeyi gerçeğe en yakın şekilde ele almışlar. Filmi benim için bu kadar etkileyici yapan şeylerden biri de buydu. Benim bir Amerikan filminde şaşırmam mümkün değildir, şimdiye kadar olan tecrübelerinizden zaten biliyorsunuz ki film yirminci dakikayı bulmadan olay örgüsü çözülür, bazı durumlarda karakterlerin diyeceklerine kadar detay verebilirim. Bu yüzden de artık eskisi kadar film izlemekten zevk almıyorum. Dünya filmlerini keşfetmemin zamanı gelmişti yani anlayacağınız.

Neyse filme geri dönersek sıradan olmayan insanların an az kendileri kadar sıra dışı hikayelerine güzel bir örnek bu film. Hayata bambaşka bir bakış açısı getiriyor. Bana biraz Forrest Gump'ı biraz da Sam'i  hatırlattı Khan karakteri. Asperger Sendromu otizmin yüksek işlevsel bir türevi. Göz ve tensel temastan kaçınma, duygusal ifadeleri anlamakta ve göstermede zayıflık, mekanik olayları çok iyi kavrarken mecazi kavramları hiç anlamama ve benzeri özellikleri var. Filmde bunların hepsinden bir parça bulmak mümkün. Eğer Sean Penn'in I am Sam'ini ya da tom Hanks'ın Forrest Gump'ını beğendiyseniz Shahrukh Khan'ın Rizwan Khan'ını da beğeneceksiniz.

Filmde ana karakterin söylediği şeylere bir örnek vermek istiyorum.

Benim adım Rizvan Han. Size biraz farklı görünebilirim.Bunun nedeni Asperger Sendromu. İsmi, çocuklar arasındaki değişik davranışları fark eden doktor Hans Asperger'den geliyor. Aspergerli olmam aptal olduğum anlamına gelmiyor. Ben çok zekiyim fakat insanları anlamıyorum. İnsanların neden kastetmedikleri şeyleri söylediğini anlamıyorum. Mesela bana istediğin zaman evime gelebilirsin diyorlar, sonra da istediğim zaman onlara gidince neden bu saatte geldin diyorlar. Bazen insanlar kaba olduğumu düşünüyorlar. Kaba olmak istemiyorum, kaba olmak iyi değildir. Annem bana dünyada sadece iyi ve kötü insanların olduğunu söyledi ve ben iyi bir insanım...




24 Mayıs 2010 Pazartesi

Londra'ya yaz geldi

Londra yanıyor. Hava sıcaklığı yaklaşık 25 derece her yeşil alan plaja dönmüş durumda. Güneşe alışkın olmayanlar aniden bastıran sıcaklar nedeniyle afallamış haldeler. Ben ve benim gibi sıcak memleketlerden gelenler için harika ama yerliler şimdiden öfleyip pöflemeye başladılar.
Resimde görüldüğü gibi Hyde Park yeşil bir plaja dönüştü. Aslında daha çıplak kişiler de vardı ama onların resimlerini çekmek istemedim, sapık sanmasınlar diye.

Pazar günü Londra'ya ilk geldiğimde (2002) gördüğüm ilk yer olan Hyde Park'a geldim. İlk geldiğimde bir güvercin ve sincap birbirlerini kovalıyorlardı. Sonra parkın içindeki gölün kenarında oturup kazları beslemiştim. Kısacası biraz nostalji yaptım. Hyde park çok eğlenceli bir yer, göl kenarında oturup gelen gideni izleyerek tüm günü hiç sıkılmadan geçirmek mümkün. Hatta iyi bir gözlemci geçen kişilerden uzun bir roman için gerekli tüm karakterleri bir kaç saat içinde bulabilir. Bir gün fotograf makinası ile bunu yapmalıyım. Sarışın mavi gözlü zenci çocuklardan, leopar desenli saçlı erkeklere, patencilerden üç tekerlekli yatık bisikletli (bu aletin adını bilmiyorum ama öğreneceğim hatta kiralanabiliyorsa kesinlikle deneyeceğim) insanlara herşey mevcut bu parkta.

Güney Afrikalı arkadaşım bebeği ile katıldı bana küçük pikniğimde. Henüz 3 aylık olan oğlu ile gayet mutlu mesut saatler geçirdik. Londra sanırım yeryüzüne en çok melezin yaşadığı yer olmalı. Arkadaşımın kocası da bir melez o yüzden bebiş oldukça açık tenli. Babası yarı zimbabve yarı irlandalı. Nasıl bir karışımdır Allahım bu bilmiyorum ama resimlerini gördüm çok yakışıklı. Bebiş de ona çekmiş. Komik olansa kollarının renginin bacaklarından açık olması. Annesi bu durumu üst taraf babasına altı bana çekmiş olarak açıkladı:)
Hayvanlar aleminde komik bir hayvan var tapir diye, yukarıdaki resimde görüldüğü gibi siyah beyaz bebişi ona benzetip güldük. Tahminimce büyüdükçe rengi düzelecek, eşitlenecektir.

PS: Bakın bakalım kucağıma yakışmış mı?
PS2: Küpeleri hatırladın mı özce?

7 Mayıs 2010 Cuma

Londra'da Yağmur ve Çiçekler


"Britain in bloom", tomurcuğa kesmiş Londra. Bu aralar sokaklarda hep bu ilan var, bir yarışma ilanı bu. Belediyeler kendi aralarında en yeşil ve çiçekli olanı seçmek için yarışıyorlar, çiçeklerin keyfini sürmek bana düşüyor. Gerçekten de Londra baharda bir başka güzel: tabi bahardan kasıt, güneşli güzel havalar kuşlar kelebekler falan değil. Burda yağmur bitmiyor, iki güneş açsa sonra üç gün niye eldivenleri kaldırdım diye söylendirecek kadar soğuk oluyor vs. Geçen gün üşenmeyip tek dişi kalmış makinemle biraz yağmurlu çiçek resmi çektim. Bu güzellikleri sevgili okuyucularımla paylaşmak isterim :)
Tek dişi kalmış makina nasıl oluyor derseniz şöyle ki:

Birgün makinayı kılıfından çıkarırken yere küçük bir parça düştü. Eğilip baktım çekmek için bastığımız yuvarlak düğmenin yuvarlak kısmı kaldırımda parladı. Aldım yerine taktım ama kırılmış, tutması. Niye kırıldı, ya da o kadar alakasız bir yer nasıl kırıldı hiç bilmiyorum. Bir kaç yere tamire götürdüm ama yapabilen çıkmadı. Şimdilik tarzan yöntemi ile küçük bir dal parçası ile kırılan yere bastırarak çekiyorum resimleri. Özellikle yağmurlu ve rüzgarlı günlerde makro çekim yapmak pek bir zor oluyor. Yine de bu zorlu koşullarda ve ilkel imkanlarla ortaya güzel kareler çıkabiliyor.Blue bells- Bir çeşit Sümbül ama kokmuyor bizimkisi gibi.


Güney Afrika'nin dogal bitki örtüsüne ait bir çiçek. Adını malesef hatırlamıyorum. British museum'un önüne geçicibir Afrika bahçesi kurmuşlar. Sırf onu gormek için gecen haftasonu tekrar muzzeyi gezdim. Louvre'dan sonra tabi çok küçük geldi bana. Zaten dünyanın dört tarafından çaldıkları taşları heykelleri yığmışlar, kendilerine ait birşey yok. Türkiye 'den kaçırdıkları Halikarnas Molazyumu ve bir tapınak daha tüm heybeti ile orada ziyaretçilerini bekliyor. Ama bu apayrı bir konu, çiçeklerin güzelliğini bozmasina izin vermeyeceğim :)


Kendi resmimi koymadigim için birkaç sitem aldım dağınık ve ıslak saçlarımla heykelimsi bir ağacın önünde çektirdiğim tek pozumu koydum buraya. Malesef resmi çeken kişi belli ki arkadaki ağacı benim kadar beğenmemiş. Oysa ki modern bir heykeli andırıyordu. Belki bir sonraki bloga koyarım onun tam boy resmini. 
Islak saç demişken (Konudan konuya atlama eğilimindeyim bugün neden bilmiyorum, umarım takip edebiliyorunuz.) iki gün önce düzgün uzasın diye saçlarımın ucundan azıcık kestirmek istedim ama buradaki kuaförler ucundan azıcık kavramına yabancı olmalılar ki civciv ettiler beni. son üç ayda milim milim uzattığım saçlar eski boyuna döndü. Israrla uzun saça geri dönememi isteyenleri hayal kırıklığına uğrattığım için çok üzgünüm. Şimdi tek tesellim buradaki nemli hava yüzünden saçların çabuk uzaması. Saç bitki değil uzamasının nemle ne alakası var diyenleri burada bir ay yaşamaya davet ediyorum. Bilimsel bir açıklama getiremeyeceğim ama fikri olanları dinlemek isterim.


PS: Aklıma gelmişken geçen blogumda bahsettiğim leylaklar açtılar. Hem de tek renk değil; beyaz, lila ve morcivert olmak üzere üç farklı tonca açtılar. Son söylediğim tonu bilmeyenlere çok koyu maviye kaçan mor olarak açıklayayım. Gerçekten gözalıcı görünüyorlar ve elbette kokusu da baş döndürücü. Kokulu çiçekleri sevdiğimi söylemiş miydim? (Evet sanırım söylemiştim)

İlk koyduğum resimdeki ağaç sanırsam bir çeşit yabani kiraz ağacı, Japonların sakurası olabileceğinden şüpheleniyorum. Top top pespembe cıvıl cıvıl bir ağaç bu adı her ne ise. Bence her bahçede bulunmalı!!! İkilimeler de pek bir yakıştı kendisine, neyse konuya dönersek bu narin ve neşeli ağacın küçük pembe yaprakları rüzgarla uçuşarak kaldırımları kar gibi kaplıyor. Bakınız aşagıdaki resim. Hollywood'un romantik komedilerine fon olabilecek görüntüler oluşuyor. Esas kız evinden çıkarken hafif bir rüzgar saçlarını dalgalandırıyor, o sırada oradan geçen esas oğlan onu ağır çekimde uçuşan pembe yaprakların arasında bir perki kızı gibi görüyor ve aşık oluyor vs. Senaryoyu yazadım ama henüz bu rolü oynama fırsatım olmadı. Mevsimi bitmeden bana esas kız olarak sıra gelir inşallah, figüranlık nereye kadar değil mi? 

20 Nisan 2010 Salı

Yeşil Londra'da Renkli Bahar




Bahar Geldi, etraf yeşillendi. Benim aklımda İzmir'de açan akasyalar mimozalar, İstanbul'da laleler, Bursa'da erguvanlar, Hatta çocukluğumun Ankarasından Leylak kokuları var. Herkesin bildiği gibi ben gerçek bir bitkiseverim, dolayısı ile Londra'da da gözlerim bitkileri arıyor. Şansıma, Londra parklar ve bahçeler konusunda son derece zengin olduğu için burada bahar mutluluğu yaşmak çok kolay.

Daha önce Londra'yı görmemiş olanlar için buradaki yeşil alan oranını şöyle açıklayabilirim. Devletimizin İmar ve İskan Bakanlığı kentte kişi başına 10 m2 yeşil alan öneriyor. Büyükşehirlerimizde durum 2009 itibariyle:   


1)İstanbul:2,5 m2 http://www.arkitera.com/news.php?action=displayNewsItem&ID=17004 
2)İzmir:1,5 m2 http://www.mimdap.org/w/?p=7375 
3)Eskişehir: 3 m2 
4)Antalya: 4,5 m2 

5)Ankara'da kişi başına düşen yeşil alanın 17.3 m2'yi yakaladığını büyükşehir belediyesi açıklamış ama bilemiyorum gerçeklik payını. Türkiye'de 10 m2/kişi olan yeşil alan normunun Amerika ve Avrupa kentleriyle karşılaştıralım:
Stockholm'de 87,5 (en yeşil Avrupa kenti 2009 birincisi)
Amerika'da 77-84m 
İngiltere'de 78m
Amsterdam'da 45,5m
Roma'da 45,3m 
Fransa'da 35,7 m


Türkiye'nin en başta 10m2 hedefini yakalaması sonra da bunu 30a çıkarması lazım betonkent olmaması için. Sosyo-politik konuları açıklığa kavuşturduktan sonra biraz doğal güzelliklere bakalım. 
Regents Park'tan bir manzara. Londradaki İrili ufaklı yüzlerce parkın neredeyse hepsinde göl ya da gölet bulunur. Yeşillik ya da suya bakan evlerin fiyatleı yaklaşık %35-40 daha pahalıdır. Tek başına bu bile şehri yeşillendirmek için yeterli bir motivasyon sayılmaz mı?

Londra'da parklar sadece yeşil alan olarak düşünülmez. doğal yaşam parklarının dışında birçok hayvana evsahipliği yapan parklar vardır. Genelde su kuşları ve sincaplar buraların daimi konuklarıdır. İlginç bir detay ise tüm kuğuların Kraliçeye ait olduğu gerçeğidir, hepsinin ayağında özel tanıtıcı yüzükleri var. kuğulara zarar vermenin ciddi bir cezası varmış, kraliçenin malına doğrudan zarar vermek anlamına giriyor sanırım. 
Parkların klasikleri arasında yandaki gibi siyah kuğular bulunur. Onlara sıklıkla kazlar, ördekler ve bazen de ne alaka bilmiyorum ama pelikanlar eşlik eder. Güvercin ve sincapları saymıyorum zira onlar her yerdeler. Geldiğimden beri belki 30 kere sincap gördüm ama her seferinde çocuk gibi seviniyorum. Bir hayvan bu kadar mı şeker olur? Minicik elleriyle birşeyler yemeleri, sıçraya sıçraya gezmeleri... hastayım sincaplara. 

Bizim nasıl tipik ağaçlarımız varsa mevsimsel olarak burada da Manolyalar, kamelyalar ve orman gülleri var. Ben kokulu çiçekleri her zaman tercih ederim ama bunların da rengi yabana atılır gibi değil. 


PS: Angel'da bir kilisenin bahçesinde tomurcuğa durmuş bir leylak keşfettim. Yarın gidip açmış mı diye kontrol edeceğim. Mükemmel renk ve koku bir arada... Keşke Leylakların ömrü bu kadar kısa olmasaydı da tüm sene kokusuna rengine hasret kalmasaydım. 
Yine de herşeye rağmen, Hoşgeldin bahar!